9 Haziran 2014 Pazartesi

Avrupa Birliği'nin Sorunu: Ötekiler...






1)   Öteki Ve Ortak Kavramı İle Avrupa Sistemi
Gümrük Birliği tarihi sürecini ve Fransa – Hollanda ülkelerinin sisteme entegre süreçlerini incelemeden önce incelememiz gereken bir ‘’Avrupa Sistemi’’ var. Sistem felsefesine atıf ile başlayalım.


Avrupa Sistemi, ‘’ortak alan’’  kavramına ulaşmadan önce bir çok siyasi,  jeopolitik, kültürel, beşeri ve bunun gibi bir çok faktörün etkisiyle adeta bir çatışma ortamının içinden çıkarak bugünlere gelmiştir. Belki de Avrupa’yı bugünkü sistem bütünü yapan faktör, onca yanlışın yapılarak doğruya ulaşma felsefesidir.

Avrupa’nın ortak alan kavramını ele almamasının başlıca sebeplerinden biri ‘’ortak düşman’’ kavramıyla ilişkisinin olması kaçınılmazdır. Çünkü hiçbir devlet çıkar çatışması olmaksızın, kendi iç otoritesini hiçbir siyasi kuruma kendi isteği ile devretmez.Peki Avrupa’yı  ‘’ortak alan’’ kavramını devreye geçirecek kadar güçlü olan ‘’ortak düşman’’ kimdi ? ya da kimlerdi ?
Avrupa’yı savaş toplumundan ortak çıkar algılamasına geçişi sağlayan birçok sebep sayabiliriz. Örneğin: ‘’ İslam’’
Avrupa, uzun bir dönem kendi arasında birliği sağlamak için,’’Haçlı Birliği’’ adında bir birlik kurdu. Burada öteki kavramını İslam aynı Müslümanları ele aldı. Eğer bir birlik oluşturmak istiyorsanız, kendinize öteki/karşı birlik belirlemeniz gerekmektedir. Bu siyasetin hatta daha da ileri gidersek insan doğasının gereksinimidir.
Avrupa, İslam’ı ötekileştirerek kendine aslında bir ortak çıkar ve ortak güvenlik algılamasını başlattı. Bu algı, birçok yerde ve şekilde kullanılarak bugünkü Avrupa Birliği sistemini yani entegrasyonu oluşturan algıdır.
Aslında Avrupa, ilk çağdan beri insanların yaptığı bir şeyi yaptı. İlkçağdan günümüze kadar,insanoğlunun en büyük sorunu ‘’güvenlik’’ olmuştur. İnsanlar ilk çağlarda yabani hayvanlardan korunmak için birlik oluşturmuşlardır, daha sonra yabanileşen insanlar birbirlerinden korunmak için birlik oluşturmuş ve devletler sistemi ortaya çıkmıştır. Avrupa’da, insanoğlunun ilkçağdan beri yaptığını aslında bizzat kendine uygulamıştır: ’’Ortak  Güvenlik’’
Arnold Toynbee, Avrupa’yı ‘’bir savaş alanı’’ olarak tanımlamıştı. Bu tanım, Ortak Güvenlik sisteminin ne kadar gerekli olduğunu gözler önüne seriyor.
Avrupa artık, Ortak yaşam alanı ve ortak güvenlik sistemini kendine entegre ettikten sonra ‘’Ortak Ekonomik Alan’’ kavramı ortaya atıldı. Her şeyi birlikte yapmaya hevesli olan Avrupalılar, ortak ekonomik alanı neden denemesinler ki ?
Bu seferde karşımıza ayrı bir kavram çıkıyor. Böyle bir birlik olacaksa, tüm devletler ‘’ortak tarife’’ uygulanmalı.
Peki ‘’ortak tarife’’ uygulanacak  devletler bu tarifelere hazır mı ?
İşte Fransa ve Gümrük Birliği arasındaki sorun tam bu soru ile başlıyor. Çünkü Gümrük Birliği  Üçüncü ülkelere karşı, ortak gümrük tarifesini öngörüyor. Ve ortak tarife Fransa’nın sadece kendi adına uyguladığı tarife daha az olduğu için,Fransa ekonomisini tehlikeli dalgalanmalara sürükleyebilirdi. Bu yüzden Fransa,Roma Andlaşması’ndan doğan kullanarak ‘’ortak hareket mekanizmasından’’ kopmamak şartı ile sınırlı bir şekilde bazı serbestlikler kullandı. Topluluk ise bunu anlayışla karşıladı. Peki neden?
Diğer Devletler bu sınırlı serbestliğe itiraz edebilirlerdi, Gümrük Birliğinden gelecek gelirlerin daha fazlasını Fransa’ya verebilirlerdi, peki neden Avrupalı Devletler bu serbestliğe izin verdi. Çünkü artık Avrupa, ufak hesapların peşinden değildi, evet belki de kısa vadede Fransa sistemden daha çok kazanacaktı ama uzun vadede Fransa’nın sisteme entegre olması ile bir ‘’ortak ekonomik alan’’ oluşacak ve bu da ‘’ortak çıkar’’ kavramı ile daha iyi bir Avrupa’nın kapısını açacaktır.
Avrupa’nın ortak kavramı ile birlikte felsefesini inceledikten sonra Gümrük Birliği  ve Fransa – Hollanda Devletlerinin sisteme entegre oluşlarının kısa tarihini inceleyelim.

2)   Avrupa Birliği Anayasası’nın Fransa Ve Hollanda da Referandum ile Reddinden sonra Avrupa Birliği’nin İzlediği Yol

A)   Gümrük Birliği
Gümrük Birliği kısaca, üye olan devletlerin kendi aralarında  gümrükleri kaldırarak ‘’ortak gümrük tarifesi’’ uyguladıkları, serbestçe ticaret yapabilecekleri ortak bir kısmi entegrasyon sürecidir.
Roma Antlaşması’nın 9.-38. Maddeleri arası Gümrük Birliğinin uygulama usulü hakkında bilgi verir.
Birlik kendi arasında gümrük tarifelerini kaldırırken,üçüncü ülkelere karşı ‘’ortak tarife’’ uygulanmasını öngörür. Gümrük Birliğinin Türkiye için yararları ya da zararları günümüzde hala tartışıla dursun,şu bir gerçek ki Türkiye ve 3.Dünya ülkeleri arasındaki ilişki Gümrük Birliği’nin etkileri yüzünden ilişki bazında gerileme görülmüştür.
Gümrük Birliğinde en dikkat çekici noktalardan biri de, Ticari konularda Devletlerin kendi iradelerini yine kendi iradeleri ile bir üst otoriteye bırakıyorlardı. Ama iradelerini bir üst otoriteye bırakma işleminde bazı sorunlarla karşılaşıldı: Fransa ve Hollanda
B)  Fransa ve Hollanda Sorunsalı
Gümrük Birliğine katılım konusunda Fransa ve Hollanda da referanduma gidildi. Öncelikle halk bu konuda endişeli idi ve bu endişe referandum sonuçlarına da yansıdı. 29 Mayıs'ta Fransa'da yapılan referanduma seçmenlerin % 69.74'ü katıldı. Hayır oyları 54.87 , evet oyları  %45.13'te kaldı. 1 Haziran'da Hollanda'da yapılan ve katılım oranın % 62.8 olduğu referandumda ise, %38.4'lük  evete  karşılık hayır oyları % 61.6 çıktı.
Fransızlar ciddi bir kampanya başlattılar, her eve bir AB Anayasası gönderdiler, o zamanın Maliye Bakanı  Sarkozy, referandum sonucunun ‘’evet’’ çıkması için birçok propaganda yoluna başvurdu. Hollanda da benzer çalışmalara rağmen ‘’hayır’’  oyu çıkınca ve İngiltere de referandum süresiz bir tarihe ertelenmesi ile birlikte küçük çaplı bir kriz patlak verdi.

C)  Çözüm Lizbon’da bulundu
Lizbon Antlaşması,Fransa  ve  Hollanda’da  reddedilen  AB  Anayasası  yerine  18-19 Ekim 2007  tarihindeki  Lizbon’da  yapılan  zirvede  onaylanmıştır. Kısaca  Anayasa  yerine  Uluslararası  Antlaşma  ile  Birliğe  üyeliklerini  gerçekleştirdiler.

Ve  Uluslarüstü ortaklık  sisteminin  önündeki  bir engel daha kalkmıştı…

Yazı Dizisi 3 - Pari yegar (բարի եկար)


Ermenilerden Türklere : Pari yegar (բարի եկար)
                     Hoşgeldiniz Türkler !

Selçuklu  Devleti’nin  kurucusu  Çağrı  Bey’in başında bulunduğu  Oğuzlar’ın, Orta  Asya’da  Karahanlı  ve  Gazneli Devletleri ile baş edememelerinden dolayı yeni  yurtlar  aramaya  başlamıştı.1016  ve 1021  yıllarında Maveraünnehr’den  ayrılan Çağrı  Bey Azerbaycan  ve  Doğu  Anadolu’da  keşiflerde  bulunmuştur.Ve işin ilginç yanı bu keşiflere Ermeni Beyleri de eşlik etmişlerdir.Bu yol göstermenin amacı Bizans baskılarının artması ve Bizans’tan kurtulma düşüncesinin artık düşünce olarak kalmayıp,Ermenilerin bir an önce harekete geçilmesi istenmekteydi.Peki Ermeniler daha önce tanımadıkları bir millete nasıl güvenebildiler? Bu sorunun cevabı Türk töresi içinde gizliydi.
Türk tarihçilerinden İbrahim Kafesoğlu bu soruyu şu şekilde cevaplamıştır: ‘’Türklerle birlikte yaşayan yabancı dinden ve milletten olan insanlar kendi kültürlerini ve inançlarını yaşatmada tam bir özgürlüğe sahiptiler.’’
İbrahim Kafesoğlu’nun da belirttiği gibi Türklerde Bizans’ta olmayan hoşgörü ile birlikte yaşama bilinci var idi.Türklerin Anadoluya girmesi ile birlikte Ermeniler için seçim vakti gelmişti.Ya yüzyıllarca birlikte yaşayacakları bir Türk egemenliğine girmek ya da yaşamları boyunca sürgünden sürgüne bir yaşam sürmek ?
Ermeni Tarihi Uzmanı Prof. Dr. Meliha Aktok Kaşgarlı’ya göre: ’’Ermeniler kendilerine zulüm eden Bizanslılardan nefret ederlerdi.Bu yüzden Ermeniler,Türklere kolaylık sağladılar.Doğu Anadolu’dan,Kilikya’dan,Orta Anadolu’dan birçok Ermeni Türk Ordularının önüne düştü ve onlara yol gösterdi’’
(Resim 1)
                                                     (Resim 1)
Ermeni Toplumu ve Türk Toplumu geçen yüzyıllarda o kadar iyi kaynaştılar ki görev yaptığı yıllarda Ermeniler’in Osmanlı Devleti’ndeki konumunu gözlemleyen Alman Generali  Helmuth Von Moltke : ”Bu Ermeniler’e hakikatte Hrıstiyan Türkler denilebilir.Ermeniler Türk adetlerini ,hatta dilini benimsemişlerdir.Bir Ermeni kadınını sokakta bir Türk kadınından ayırmak mümkün değildir” diyerek benzerlikleri dile getirmiştir.

Ermeniler’in de yardımı ile Anadolu da ki keşfini tamamlayan Çağrı Bey, Anadoludaki boş otlak ve çayırları görünce Anadolu’nun Türkler için çok iyi bir yerleşme yeri olacağını kardeşi Tuğrul Bey’e iletmiştir.Ve Türklerin Anadolu’ya gelmesi için çağrı Ermenilerin de yardımı ile Çağrı Bey tarafından yapılmıştır.
Türklerin Anadolu’ya gelmeleri ile birlikte Bizans Ordusu hareketlenmiş ve tarihimize Türklere Anadolu’nun kapısını açan savaş olarak geçen Malazgirt Meydan  Muharebesi başladı.Tuğrul Bey’in yeğeni olan Alp Arslan komutasındaki Türkler Bizans’ı yenilgiye uğratmışlardır.Malazgirt Savaşının Ermeni-Türk İlişkileri açısından ki değeri : ‘’ Savaş sırasında Ermeniler, Bizans ordusunu terk ederek “Türkler’e arkadaşça  davrandılar”.Selçuklu Devleti de onlara  bu davranışlarının mükafatı olarak   huzurlu bir hayat temin etti.Alp Arslandan sonra Türklerin başına geçen Melikşah döneminde yaşayan Ermeni Tarihçi Matieus  Türklere ve Melikşah’a ithafen ‘’Ermeniler’e huzur verdi’’ demiştir.  (Resim 1)
Türkler ile Ermenilerin bu denli kaynaşmasının altında yatan bir faktörde ‘’din’’ faktörüdür.Din faktörüne iki farklı açıdan bakabiliriz.Birinci açı,Ermeniler Hıristiyan Gregoryanı’dır.Bizans ile bu yönden ayrılırlar.Ermeni kiliselerinde ikon yer almaz ama Bizans Kiliselerinde özellikle ikon önemli yer tutar.( İkon: Hıristiyan Ortodoks mezhebinde İsa, Meryem veya ermişlerin tahta üzerine mumlu ve yumurtalı boyalarla yapılmış dinî içerikli resimlere verilen ad)
Katoliklerin kabul ettiği “son yağlama veya hasta yağı” merasimi Ermeniler de görülmez ama bazı benzerliklerde dikkat çeker.Örneğin: Ermeni kilisesi oruç ibadetini diğer Hı­ristiyan kiliselerininki gibi, etsiz ve yağsız yiyerek yerine getirir.
Ama benzerliklerin yanında farklılıklar Bizans - Ermeni ilişkileri içinde büyük bir ayrıştırıcı nokta olmuştur.Bu da Türk – Ermeni ilişkilerini olumlu yönde etkilemiş ve yazı dizisinin de başlığını oluşturan ‘’Millet-i Sadıka’’ yani sadık millet sıfatını kendilerine kabul ettirme de büyük önem taşımıştır.
‘’Din’’ temelli ikinci açımızda,Türk – Ermeni dostluğunda Ermenilerin Hıristiyan Gregoryanı olmasının bir diğer olumlu yanı  ise Türkler gibi tek tanrı inancında olmasıdır.Grogeryanlık İslam ile yakın olmuştur ve diğer Hıristiyanları dışlamışlardır.



8 Haziran 2014 Pazar

Yazı Dizisi 2 - Millet-i Sadıka


(Harita 1 )

Ermeniler tarihler, boyunca bir çok devletin egemenliğine girmişti ve bu yüzden Ermenilerin kökenine dair bir çok sorunu da beraberinde getirmiştir.
Bir Milletin kökenini, daha doğrusu nereden geldiğine dair daha kesin bir bilgi edinebilmemiz için, kökenine bakacağımız milletin ‘’dil’’ özeliklerine bakmamız daha doğru tahminler yapmamız için iyi   bir yol göstericidir.
Bir çok Ermeni Tarihçi Urartulardan geldiklerini ve bu yüzden de Urartu Bölgesinin kendilerine ait olduğunu belirtir. Kendilerini Urartuların mirasçısı görmelerinin nedeni tabii ki de Urartulara olan benzerlikleri değil, Urartuların hakimiyet alanındaki yerlerin kendileri için ideolojik ve mitolojik önemidir. Bakınız Urartu hakimiyet alanı : Harita 1
Filolojik açıdan Urartu ve Ermenileri inceleyecek olursak iki devletinde dillerinin kökenlerinin farklı ailelere sahip olduğunu görmekteyiz.Ermeni Dil kökeni Hint-Avrupa Dil ailesine mensup iken,Urartuların Dil kökeni ise yaşadıkları  Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölümünde konuşulan Huri Kavimi ile akraba olan Asya köküne dayalı bir dil kullanmaktadırlar.
Coğrafi açıdan Urartu ve Ermeni toplumunun birlikteliğini inceleyecek isek,öncelikle şuna vurgu yapmamızda yarar var. Urartuların başkenti Van idi. Bugünkü Ermeni ideolojisinin dayandığı en büyük noktalardan birisi de Van Gölüdür. Bu ideolojilerinin dayandığı noktalardan biride M.Ö 6 yy.da Urartu Devletinin yıkılması ile Van Gölü çevresinden ayrılmak istemeyen Ermeniler Pers Kralının dayatmalarını göze alarak Van Gölünü terk etmemişlerdir.
Tarihte ilk defa yazılı bir kaynakta Ermenilerden bahsedilmesi M.Ö 521 yılına rastlar.Pers İmparatoru I.Darius’un İran’da bulunan Behistun yazıtında Ermenilerden ‘’ Armina’’ adıyla söz etmiştir. Bölgedeki Urartu hakimiyetinin bitmesiyle bölgedeki Ermenileşme hızlı bir şekilde başlamış bulunmaktadır. Hatta bu bölge tarihte ‘’Ermeni Bölgesi’’ adı ile anılacaktı.
Ermeniler Pers egemenliği döneminde satraplık halinde yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Satraplık yönetim şekli, iç işlerinde serbest dış işlerinde ise ana merkeze bağlı yönetim şekli ‘ne yakın bir yönetim biçimidir. Bu yönetim şeklide Ermenilerin bölge de daha rahat yaşamalarına ve bölgedeki hakimiyetlerinin daha da iyi şartlar halinde sürmesine yol açmıştır. Daha sonra sırası ile M.Ö 331 yılından başlayarak sırası ile Makedon İmparatorluğu,215’ten  190’a 215’ten  190’a  kadar  Selefkitler, 220’lerden  5.y.y.  başına  kadar  Sasaniler’in ,  5-7 y.y arası Bizanslılar’ın,  7.y.y’dan  başlayarak  ise   bu  defa  Araplar’ın egemenliğine girmişlerdir. Ermenilerin Arap egemenliğine girmesi 640-653 yılındaki seferlere dayanır. Ancak seferler sonucunda şunu belirtmek gerekir ki bu bölgelerde doğrudan gaza ve cihad anlayışına tenkıben bir İslamlaşma yapılmamıştır. Ermenilere Araplar tarafından da geniş özerklikler sunulmuştur. 10.y.y’da yeniden   Bizans  Devletine bağlanmışlardır. Bu  devletlerin himayesinde isyanlar  çıkınca hakimiyetinde oldukları devletler  tarafından   çeşitli  yerlere   sürüldüler. Sasaniler,  İran’ın  içine;Araplar  Suriye  ve  Arabistan’a;  Bizanslılar  da İç Anadolu  ve Balkanlar’a  sürdüler.
Ermenilere karşı baskıların arttığı 9-10 y.y da Türk akınlarının Anadolu’ya doğru arttığını görüyoruz. Birçok tarihçiye göre,Türk akıncıların Anadolu’ya yerleşmesinde Ermenilerin rolü büyüktür. Çünkü Bizans ile farklı dini mezhepte oldukları için sürekli sürgünde olan ve dini olarak dışlanan Ermeniler Türkleri Bizans’tan kurtuluş kapısı olarak görmüştür. Özellikle Doğu Anadolu’dan alınıp Balkanlara ve Çukurova bölgesine yerleştirilen Ermenilerin Doğu Anadolu da bıraktıkları boşluk Türklerin Anadolu’nun doğu kapısını aralamasına yol açmıştır…